T.C. Nin Efrin Hezimeti Sonrası İran’ın Olası Bölge Politikalarına Bakış
20 Şubat 2018 Salı Saat 08:54
14 Punto 16 Punto 18 Punto 20 Punto
Kemal Amedî
İçinde bulunduğumuz zaman dilimine damgasını vuran ve öncülüğünü Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın izinde yürümeye çalışan Kürt Özgürlük Hareketinin yaptığı özgürlük arayışının engellenmesinin öyle “Bir gece ansızın gelebilirim” şeklindeki ironik söylemlerle mümkün olmadığı, bunun sadece şarkı sözünden ibaret olduğu kanıtlamış oldu. T.C. ve onun faşist Diktatörü kurduğu hayallerin yıkılmasıyla birlikte hem siyasi ve hem ekonomik ve hem de psikolojik açıdan darmadağın bir hale geldi. Hep yazıldı ve söylendi; Paralı askerlerin (Lejyonerler) ve teknolojinin, kültürünü, kimliğini, toprağını özcesi onurunu korumak için sadece askeri açıdan değil aynı zamanda ideolojik açıdan da haklı bir savaş verenlerin karşısında hiçbir şansları yoktur ve olamaz. Kürdistan Halk Önderi Sayın Öcalan “En büyük teknoloji insandır” tespitini yaparken bu gerçekliğe dikkat çekmekteydi. İnanç, kararlılık ve en önemlisi haklılık her türlü teknolojik saldırının karşısında müthiş bir savunma gücü ve yaratıcılık oluşturur. Bu gün Efrin de olanlar bu gerçekliğin en açık kanıtıdır. Hiç şüphesiz Efrin işgali karşısında bölgenin ve dünyanın sömürgen ve iktidarcı güçlerinin tavrını anlamak zor değil. “Bekle ve gör “ politikasının “Hem nalına ve hem mıhına vurma” versiyonunu her zamanki soğukkanlılıklarıyla oynamaktadırlar. Efrin de T.C. uçaklarının bombalaması sonucu hayatını yitiren sivil insanların onların nezdindeki birim değeri petrol variliyle ölçülmekte. Onların birçoğu için bütün bu olup bitenlerin Uluslararası petrol borsalarındaki hisselere ne kadar yansıyacağı, her gün bölgede üzerine ölüm kusan uçaklar nedeniyle ölen çocukların kaderinden çok daha önemli…  Elbette Efrin’in bütün halklarıyla kahramanca direnişinin, bölgenin en büyük sömürge ordularından birini 24 gündür adeta yerine mıhlayışının bütün Ortadoğu için çok önemli sonuçlar doğuracağı açıktır. T.C. ’nin havuz medyasında bir Türk subayının yaralandıktan sonra GATA ‘da tedavi görürken sarf ettiği şu sözler adeta bir itiraf niteliğindedir. “Tam üç gün Burseya dağının eteklerindeki köyleri tanklar ve havanlarla bombardıman yağmuruna tuttuktan sonra tankımla 300 metre ilerlemiştim ki gözlerimi burada açtım” Aslında bu cümle bütün bir işgal harekâtını özetleyen ve sonunu şimdiden belirleyen en anlamlı ifadedir. T.C. ‘nin bu işgal harekâtındaki hezimetinin bütün Ortadoğu’yu etkileyen önemli sonuçları olacağını görmek gerekir. Bu makalede bölgenin önemli aktörlerinden biri olan İran’ın hegemon politikalarının olası T.C. hezimetinden sonra nasıl bir şekil alabileceği üzerine analizler yapmaya çalışacağız.

               İran bölgede kültürel ve siyasi etkinliğiyle kökleri 2500 yıl geriye uzanan oldukça deneyimli bir devlet. Bu gün sahip olduğu gücünü de bu kültürel temelin ortaya çıkardığı siyaset felsefesinden almakta. Uzun yıllar “Dünya hegemon gücü” olarak varlığını sürdürebilmiş bir devlet geleneğine sahip. Siyasetin bütün inceliklerini bilen hatta dünya siyaset literatürüne “Acem Siyaseti” deyimini yerleştiren bir devlet. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun Baş veziri olan İranlı Nizamül Mülk’ün yazdığı *Siyasetname* isimli kitap Doğu tarihinde konusunda yazılmış ilk eser olarak tarihte yerini almış ve hala Akademik çevrelerde gündemde olan bir yapıt özelliğini taşımaktadır. Acem Siyaseti deyimi, devlet merkezli iktidarcı anlayışın akla gelebilecek her kılığa girerek toplumların iradesini teslim alma ve onları iktidarın hizmetine sokma yöntemi olarak anlaşılmaktadır. Bu anlamda pragmatizmin en koyu renginin en katı oportünist kıvamla uygulanması olarak ta tanımlanabilir. Kim bilir belki de Fuco Bio İktidar kavramını toplum bilime hediye ederken bu anlayıştan esinlenmiş olabilir. Fouco’nun bakışında kendini hissettiren oryantalizmin İran siyasetinde olmayışı, yani İran’ın tamamıyla Ortadoğu kültürünün egemen tarzıyla siyaset felsefesini geliştirmiş olması da hegemonik tarzının bölgede yaşam bulması açısından bir başka avantajlı yönünü teşkil etmektedir. Özcesi İran siyaseti bölge halklarının yaşam tarzlarını bilen, bizlerin kendi gerçekliklerimiz üzerinden yürütülen bir köleleştirme siyaseti olduğu için özel olarak analiz edilmesi ve üzerinde yoğunlaşılması gereken bir yöntem olmaktadır. Doğu inanç felsefesinin bütün tonlarını her zaman diliminde sentezleyerek kendi inanç sistemlerini oluşturmuş olmaları toplumbilim açısından bir diğer avantajlı yönlerini ifade etmekte. Bölgede Aryenik felsefenin izlerini taşıyan en önemli inanç sistemi olan Zerdeşlik ile başlayan toplumsal inanç sistemleri üzerinden devlet ve iktidar ilişkisi geliştirme geleneğini, daha sonraları toprakları üzerinde egemen olan diğer tek tanrılı dinlere de ustaca uygulayabilen bir ideolojik inşa gücüne sahip olmaları nerdeyse Sümer Rahiplerinin bu konudaki ustalıklarını aratmayacak dereceye ulaşmıştır. İran’ın bölgeye yayılan hegemonik anlayışının özgünlüğünü ortaya koyabilmek açısından bu kısa tarihsel arka planın iyi anlaşılması gerekmektedir. M.Ö.500’lü yıllarda Medlerden devir aldıkları yönetim erkini bunca yıldır taşıyabilmelerinin altında yatan gerçekliğin bu alt yapıdan kaynaklandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan  Braudel’inde bu konudaki çalışmalarına işaret ederek bütün hegemonik iktidarların, Merkez-Çevre ilişkileri, Uzun ve Kısa süre kavramlarıyla bakılmak suretiyle analiz edilebileceğini söylerken, hegemonik merkez değişimlerinin bölgesel ve yerel sarsıntıları olacağını *Kürt Sorunu Ve Ortadoğu da Demokratik Çözüm* adlı savunmasında şöyle ifade etmektedir.

“O halde çevre ve bunalım, merkezî iktidar ve ekonominin vazgeçilmez temel niteliklerindendir. Sistem verimli çalıştıkça merkezin değişmesine gerek yoktur. Fakat tarihte çoğunlukla yaşandığı gibi, merkezin giderek asalaklaşması üzerine, verimli bir çevre gücü bunalımların etkisinden de yararlanarak çıkış yapar; yeni teknolojik uygulamalarla ekonomiyi daha başarılı kılarak bunu gerçekleştirir. Yeni teknoloji yeni askeri teknik demektir. Böylesi tarihsel momentlerde yaşanan iktidar kaymaları yeni merkez ve çevre oluşumlarıyla sonuçlanır. İktidar hegemonyası yeniden kurulur. Yeni bir kavmin ve hanedanın öncülüğünde yükselen bu tür hegemonik iktidar oluşumlarıyla tarihte hep karşılaşılır. Burada ekonomi ve iktidardan hangisinin belirleyiciliği olduğu konusunda ayrım yapmak fazla anlamlı değildir. Hiçbir hegemonik iktidar ekonomik merkezsiz edemeyeceği gibi, hiçbir ekonomik merkez de merkezî hegemonik iktidar inşasına yönelmeden kendini uzun süreli veya kalıcı kılamaz.”

Bu tespit ışığında İran’ın geçtiğimiz yüzyıl içerisinde merkezi hegemonik iktidar odaklarıyla ilişkisine bakmak, gelecekteki hamlelerini tespit edebilmek açısından önem taşımaktadır. 20. YY başlarında dünya hegemonu olan İngiltere’nin bölge ülkeleri ve İran üzerindeki derin etkisi tıpkı T.C. gibi onu da ulus- devletleşmeye zorlarken saltanat anlayışının varlığını 80 yıl daha korumuş olmasını İran’ın Ortadoğu kültürüyle oluşmuş derin bağlarıyla izah etmek olasıdır. İran süratle Ulus-devletleşirken T.C. inden farklı olarak kısmen kendi içindeki çeşitliliği korumanın yolunu aramış ve oldukça güçsüz de olsa eyalet sistemini hayata geçirmiştir. Saltanatın ülkenin bütün erkini elinde bulundurmasına rağmen görünüşte etnisiteler temelinde oluşan bir eyalet sistemi hayata geçirilmiştir. Bu sistem Şahlık döneminde her eyaletin saray kapıkulu temsilcilerinden oluşan bir sözde parlamentoyla temsil edilirken bu gün rejimin omurgasını temsil eden * Mollalar* yapılanması sarayın yerini almış ve eyaletlerin parlamentoya seçilecek temsilcilerinin mollalar meclisi olan ve Velayet-i Fakih adı verilen Meclis-i Hıbregan’ın son olarak ta dini liderin onayına bağlamıştır. Böylelikle görünüşte yönetim erkinden yerellere pay verilmesi sağlanmış, fakat aslında merkezin ezici iktidar gücünün kadife eldiven ile halkların tepesine inmesinin yolu açılmıştır. İkinci paylaşım savaşından sonra merkezi hegemonik iktidarın kıta değiştirerek ABD ye geçmesi ve Aynı zamanda Sovyetler Birliğinin reel sosyalizm uygulamalarının dünya için adeta bir ikiz iktidar gücü oluşturması sonucu iki kutba ayrılan hegemonya mücadelesinde İran egemenlerinin saflarını batı hegemonu olan ABD tarafında belirlemiş olmaları aynı saflarda yer alan TC ile bir rekabetin başlamış olmasına da neden olmuştur. İran, gerek kültürel derinliği ve gerekse Ortadoğu siyasetindeki tecrübesi nedeniyle bu rekabette her zaman avantajlı olan taraf olmasını bilmiş ve bölgedeki yerinin merkezi hegemonlar nezdindeki önemini korumasını başarmıştır. Bu konumunu batı karşıtı olarak görülen “İslam Devriminden” sonra bile sürdürebilmiş olması İran’ın siyasi derinliğinin ispatı olmaktadır. Günümüz İran’ın da halklar açısından değişen tek şey faşizmin en koyu yeşil renginin Şii İslam sosuyla sulandırılmış bir biçimde Şahlık faşizminin yerini almış olmasıdır. Şiilik, İslam tarihinde uzun süre zulme uğramış peygamber yakınlarının mazlumiyet hikâyeleriyle yoğrulduğundan egemen Sünni İslam karşısında daha halkçı ve mukaddes bir pozisyona sahiptir. İran egemenleri bu özelliği yerinde kullanmasını bilmiş ve tabiri caiz ise İslam devriminden sonra halklar üzerinde kurudukları sömürü çarklarını bu bütün bu kutsallıkları istismar etme temelinde geliştirmişlerdir. Sözün özü Şah dönemindeki omuzları apoletli, sırmalı egemen profili yerini cüppeli, sarıklı ve sakallı egemen profiline terk etmiştir. Tabi birde egemenliğe artık kutsallık perdesi de çekilmiş olarak. Bu gün İran,  dünyanın sonuna doğru geleceği beklenen “Mehdi” nin son savaşına hazırlık yapan ilahi misyona sahip bir devlettir. Halkının saf dindar kesimine yüklenen inanç algısı budur. Bu algı İran’ın recm ve idam dâhil bütün insanlık dışı uygulamalarını iç politikaya yönelik perdeleme görevini başarıyla yürütmektedir. Bu günün İran’ın da sistem ideolojik, kültürel, ekonomik ve askeri boyutta aslında parlamento dışından idare edilmektedir. Emniyet hizmetleri için oluşturulmuş sözde bir polis gücü vardır. Adına Niru-i İntizami denilen bu güç aslında doğrudan paramiliter bir yapılanma olan ve Devrim muhafızlarından İstihbarata kadar uzanan “Besiç”İn komutası altında iş gören bir memur takımından başka bir şey değildir. Besiç ise hem doğrudan ve hem de sipah ve İttilaat gibi kanallarla parlamento denetiminden azade direk mollaların sistem içinde oluşturdukları üst yönetime bağlıdır. Aslında bir halkın kendi kendini yönetim ihtimaline karşı kurulmuş kontr gerilla oluşumuna benzetilebilir. Yine ideolojik alanda parlamento denetimin dışında tutulan kurumlarla toplumun zihni yapılanması manipüle ederek kontrol altına alınmıştır. Sazman-ı Tebligatı İslami (İslamı Tebliğ Teşkilatı), Mecmuayı Ehlibeyt (Ehlibeyt Alimleri Birliği), Darül Takribül Mezahip (Mezhepleri Yakınlaştırma Kurumu) Sazman-ı İntişarat (Basın Yayın Kontrol ve Denetim Kurumu) gibi kurumlar doğrudan rehber temsilcisi adı verilen yöneticileri vasıtasıyla Makam_ı Rehberi ye, yani dini liderin etrafında oluşmuş parlamento denetimine kapalı olan asıl devlet erkine bağlanmışlardır. Yine basın yayın organlarının tamamı aynı işleyişe tabidir. İran televizyonu bütün kanallarıyla İran dini lideri Seyyid Ali Hamanei ile akrabalık bağı bulunan Muhammed Ali Laricani tarafından idare edilmektedir ve maliyesi dahil her açıdan parlamento denetiminin dışında bırakılmıştır. Savunma ve savunma sanayiinin durumu da aynıdır. Sipah-ı Pasdaran (Devrim Muhafızları), Sipah_ı Kuds (Kudüs Ordusu) ve İttilaat (İran Milli İstihbaratı) nın ortaklaşmasından oluşan bir Milli savunma stratejisi oluşturulmuş ve buna sivil kanattan hiçbir müdahaleye imkân tanınmamıştır. Savunma projesinde yer alan hiçbir kurum doğrudan parlamento denetimine açık değildir. Her birinin başında direk dini liderlik kurumuna bağlı bir “ Rehber Temsilcisi” bulunmaktadır. Ekonomi alana gelindiğinde kendimizi İran’ın bölge politikalarının yüzde yetmişini oluşturan iktidar tarafından inşa edilmiş bir gerçeklikle karşı karşıya buluruz. Bu yönüyle İran belki de hiç isabetli bir analize tabi tutulmamış gibidir. Oysa sekiz yıl süren amansız bir savaşa ve bunca yıllık uluslararası ambargoya rağmen sistemin nasıl ayakta durduğunu anlamak için oldukça içerden ve derin bir ekonomik analize ihtiyaç olduğu gün gibi ortadadır. Dışardan bir göz, İran’ın ekonomik faaliyetlerinin hemen tamamının sahip olduğu enerji kaynakları üzerinden yürüdüğünü ve bunun da yakın geçmişe kadar ambargolu olması yüzünden İran’ın uluslararası alanda petrolünü ve doğal gazını üçüncü elden pazarlamaya mecbur olduğunu, bu şartların ülke ekonomisini zora soktuğunu bir solukta söyleyip İran ekonomisi üzerine basit bir analiz yapılabileceğini iddia edebilir. Böylesi bir analiz oldukça yüzeysel kalacaktır. Bu ancak buz dağının görünen kısmı olarak ifadelendirilebilir. Daha doğru bir deyimle bu yansıtılan görüntü aslında İran egemenlerinin görülmesini istediği bir halüsinasyondan ibarettir. Böylelikle iç politikaya yönelik haklılık mesajları vermek ve ekonomi konusunda da mazlumu oynamak mümkün olmaktadır. Olağan üstü enerji kaynaklarının varlığına rağmen İran halklarının günden güne fakirleşmesinin izahı bu halüsinasyonla yapılmaktadır. Oysa gerçek görülenden çok farklıdır. Günümüz İran’ı aynı zamanda bir *Vakıflar* Cumhuriyetidir. Bünyad-ı Muztazafin ( Yoksullar Vakfı), Bünyad-ı Canbazan (Gaziler Vakfı), Bünyad-ı Kudüs (Kudüs vakfı), Bünyad-ı İmam Rıza (İmam Rıza Vakfı), Bünyad-ı Karkeran (İşçiler Vakfı) Bünyad-ı Sipah Pasdaran (Devrim Muhafızları Vakfı) vb. Bütün bu vakıflar aslında İran’ın resmi bütçe açıklamalarında asla yer almayan, özerk ekonomik yapılanmalarıyla dikkat çekici ekonomik unsurlardır. Her bir vakfın bünyesinde oluşan mali havuz yatırıma dönüştürülerek kurulan şirketler üzerinden özel sektör yatırımları görüntüsüyle dünya pazarında büyük ölçekli ticari girişimlerde bulunmaktadır. Birkaç örnekle bu durumu açıklamakta fayda var. İran Devrim muhafızları Vakfının, süt ürünleri ve hayvancılık alanında kurdurduğu onlarca şirket olduğu bilinmektedir. Irak’ın tamamın da tüketilen *Feta* marka beyaz peynirden tutalım tavuk eti konservelerine kadar alanında daha onlarca markanın bulunduğu büyük bir endüstriye kaynaklık etmektedir. Yine İmam Rıza vakfının kurdurduğu şirketler vasıtasıyla Avrupa’nın hemen tamamına İran Fıstığı, İran El sanatları(cam İşçiliği, el halıları ) gibi kültür değerlerini de pazarladığı biline bir gerçektir. İranlı şirketlerin Mercedes ve Ford marka otomobillerin motorlarını da üreten aynı zamanda motor üretimi konusunda dünyanın bir numarası olan “General Motors’a” ortaklıkları ABD de uzun süre dava konusu olmuştur. İslam Devriminden sonra Almanya üzerinden gerçekleşmiş bu ortaklığı inkâr etmeye çalışan General Motors yönetimi davayı kaybetmiş ve oldukça yüklü bir tazminat ödemeye mahkûm edilmişlerdir. İran’ın eski Cumhur Başkanlarından Haşim-i Rafsancani’nin Mustazaflar Vakfı üzerinden kurdurduğu ve başına da kızı Faize Haşimi’yi geçirdiği *Supa* isimli şirketin İngiliz ve Amerikan ortaklarıyla beraber dünyada sayılı tıbbi malzeme üreten ve pazarlayan bir şirket olduğu gibi gerçeklikleri bilinmeden İran ekonomisi üzerine yapılacak tüm analizler gerçekten uzak olacağı gibi yanıltıcı sonuçlara yol açacaktır. Bütün bunların yanı sıra bu mollalar cumhuriyetinin gelir kaynakları arasında *Hums* yani beşte bir denilen ve her Şii Müslümanın kazancının ihtiyaç fazlasından beşte birlik kısmına tekabül eden bir dini vergiyi bağlı olduğu Ayetullah El Uzma yani taklid merciine verdiğini de göz önünde bulundurursak, bu gün İran da yürürlükte olan sistemin ekonomik kaynaklarının ne kadar geniş olduğu hakkında doğru bir fikir sahibi olmamız mümkün olacaktır. Ekonomi alanında İran’ın uluslararası faaliyetleri çok daha fazla örneklenerek açımlanabilir. Asıl önemli olan bu tür faaliyetlerin dökümünü yapmaktan ziyade yöntem olarak Finans Kapital çağında hegemonik güçlerle girdiği mücadelede dezavantajlı durumuna rağmen söz sahibi bir ülke olarak ayakta durabilme becerisi ve küresel sermayeden pay talebidir. Kültürel açıdan bakıldığında da İran’ın dünya çapındaki etkisini göz ardı etmek mümkün değildir. İslam Devriminden sonra Avrupa ve ABD’inde oluşan Diaspora faaliyetlerinin dışında Ali Şeriati, Murteza Mutahhari, Allame Tabetabai, Muhammed Taki Caferi gibi İranlı düşünürlerin ve sanat insanlarının faaliyetleri İslam ülkelerinin yanı sıra özellikle Küba, Arjantin, Venezuella gibi Güney Amerika ülkelerindeki devrimciler tarafından dikkatle izlenmektedir. Bunun sebebi İranlı sanatçıların ve aydınların toplumcu sanatı doğunun mistik değerleriyle harmanlayarak kendilerine özgü bir yorum getirmelerinden kaynaklanmaktadır. İran’ın merkezi sanat kurumu olan Havza-i Hüner bünyesinde bulundurduğu “Farabi” gibi sanat akademileri ve Bünyad-ı Şehit Avini (Şehit Avini sanat vakfı) gibi uluslararası alandaki sanat organizasyonlarına katılmakta ve düzenlediği fuarlar ve sinema festivalleri vasıtasıyla sanatsal oluşumlara ev sahipliği de yapmaktadır. Özellikle sinema dalında dünyaca bilinen bir üne sahiptir.

Sonuç olarak; İran’ın bölge politikasındaki gelişmeleri doğru tahmin edebilmek için sıralamaya çalıştığımız verileri güncelleyerek bütün bu alanlardaki hareketliliği yakından takip etmek gerekmektedir. Ortaya çıkacak sonuçtaki bütün göstergeler bu hareketliliğin yansıması olacaktır. Elbette Faşist T.C. nin Efrin hezimeti İran’ın bölge politikalarını etkileyecek en önemli unsur olarak bu göstergenin ilk sırasında yer alacaktır. Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğündeki bölgenin demokrasi güçlerinin Efrin de kazandığı başarı aynı zamanda Kapitalist modernitenin kaybetmesi ve Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Uygarlık tezinin günümüz dünyasında ezilen insanlığın tek çıkış yolu olduğunun pratik göstergesi olması açısından da önemlidir. Bölgenin bütün mahrum ve mazlum halkları adına büyük bir kazanım olan Efrin zaferinin ardından bir bölge hegemonu olan İran’ın kendi iç dengelerinde bir restorasyona gitmesi kaçınılmaz görünmektedir. Her ne kadar 8 yıl süren İran -Irak savaşında bölge hakimiyeti noktasında istediği sonucu almamış olsa da ABD nin Irak’ı işgali sonrasında oluşan ortamdan en optimal faydayı sağlayan ülke İran olmuştur. Şiilik üzerinden oluşturduğu radikal dinci ideoloji ile bölgenin tamamında bir paramiliter güç örgütleyerek (Heşti Şabi) askeri varlığını hissettirse de diğer yandan ekonomik alanda oluşturduğu kazanımları da gözetmek zorundadır. Ortadoğu da Kapitalist Modernitenin içine girdiği çıkmazı aşmak için kontrol ettiği sermayeyi globalleştirme çabası son 30 yıldır gözlenen bir gerçekliktir. Son ABD Başkanı Trump’ın batı sermayesinin açık temsilcisi olarak ABD Başkanlık koltuğuna oturduğuna şüphe yoktur. Batı’nın kontrolündeki sermayeyi globalleştirme çabalarına bölge ülkelerinden Suudi Arabistan gibi kendine göbekten bağlı olanları üzerinde uygulamaya başladığı bir seri siyasi reform hareketiyle başlamıştır. Bir kısım ülkeleri de Katar örneğinde gözlemleneceği gibi tehdit ve sindirme yöntemiyle yola getirme çabaları içindedir. Rusya, Çin, Rusya, Tacikistan ve Kırgızistan dan oluşan Şhangay Beşlisi ile birlikte hareket eden İran Batı sermayesinin karşısında merkezi hegemonyadan pay talep eden bir konumdadır. Bu durumu Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan*Kürt Sorunu Ve Ortadoğu da Demokratik Çözüm* adlı savunmasında teorik açıdan şu şekilde ifade etmektedir.

“Öncelikle iktidarın hegemonik karakterini iyi belirlemek gerekir. Doğuşundan itibaren iktidar odakları kendi aralarında şiddetli bir rekabete, giderek savaşlara girişmek durumundadır. İktidarlar savaşlarla başlangıçta birbirlerini yok ederek monolitik olmaya çalışırlar. Belli bir süre sonra bunun yararsız olduğu ve mümkün olamayacağı anlaşılınca, en güçlü iktidar merkezinin hegemonyası altına girmek diğer iktidar merkezleri için ehven-i şer olarak kabul edilir. Ayrıca sürekli dipten ve dıştan gelen anti-iktidar hareketleri, iktidar sahiplerinin ortaklık ettikleri bir hegemonun (dominant, başat komutan) iktidarı altında ittifak halinde yaşamalarını kaçınılmaz kılarlar.

İran’ın bölge politikalarına bu açıdan bakmak gereklidir. Küresel iktidardan pay talebinde bulunduğu çok açıktır. Bunu yaparken de zengin kültürel zeminine,  uzun süreli devlet tecrübesine, bölgedeki askeri ve ideolojik varlığına ve yukarıda sıralamaya çalıştığımız ekonomik ilişkilerine güvenmektedir. En zor koşullarda bile bölgedeki savaşın kendi topraklarına sıçramasına müsaade etmeyeceği açıktır. Ancak Kürtlerin öncülüğündeki demokratik kazanımların kendi ülkesini de etkileyeceğini görmeyecek kadar gözü kapalı bir siyasetin temsilcisi olmayacağı görülen bir gerçektir.  Bu açıdan bakıldığında İran’ın ülkesinde kurduğu ve görünürde parlamenter Eyalet sistemi diyebileceğimiz *Vitrin* siyasetinde bir takım yüzeysel reformları yapması beklenebilir. Özellikle Kürt gerçekliği odaklı olarak eyalet temsilcilerini parlamentoya taşıyan seçim sistemi yerine, yine eyaletlerde kurulacak partiler vasıtasıyla çok partili bir seçim sistemini deneyebilir. Irak hükümetinin İran yanlısı olduğu bilinen başbakanı Haydar İbadi eliyle Güney Kürdistan’da Tevger çalışmalarının resmiyet kazanmasına İran’ın bu anlamda kendi toprakları dışında bu denemeyi yapması gözüyle de bakmak mümkündür. Suriye de bütün gücüyle Rejimin yanından yer alan İran’ın Rojava Devrimine yaklaşımı da, “sürekli gözlem ve denetim altında tutmaya çalışarak T.C. üzerinden yok etmeye çalışma politikası olarak özetlenebilir” Ancak T.C. ’nin Efrin hezimetinden sonra elinde tuttuğu maşayı kaybedecek olması İran’ı elini yakmaya zorlamasa gerekir. Bütün bu olasılıklar karşısında İran da diplomatik yolu zorlayarak kazanımlar elde edilmesi mümkün gözükmektedir. Bir diğer olasılıkta T.C. nin hezimetinden sonra daha da güçlenmiş olarak bölgede var olacak olan halkların özgürlük mücadelesinin karşısında Kapitalist modernitenin yeni tetikçisi rolünü T.C. devir alması olacaktır ki, bu rol İran’ın tarihsel siyaset gerçeğine aykırı ve kendisine de kaybettirecek olan bir rol olacaktır. Ama zayıfta olsa bu ihtimalin varlığını da her an göz önünde tutmak gerekmektedir. 

Kemal Amedi

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

 

Parveke
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Solin Bahar
Henüz Yazı Eklenmemiş

ARAMA