Erdoğan Kleptomani Ve Şizofreni
Makaleler / 07 Aralık 2017 Perşembe Saat 15:28
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kleptomani, tıp dilinde “Çalma Hastalığı” olarak tarif edilen bir psikolojik bozukluk olarak tanımlanmakta

“Çalmak” kavramı ise herhangi bir emeğin sonucu olmadan bir şeyi ve ya bir şeyleri ele geçirmek olarak tanımlanabilir. Kleptoman kişiliğin özelliği aslında ihtiyacı olmadığı şeyleri ele geçirme tutkusudur. Tıp kleptomanın eyleminin sonucunun değil, eylemin yapıldığı andaki adrenalin salgısının kleptomanda bağımlılık yaptığı konusunda nerdeyse hemfikir. Eğer bu doğruysa aslında kleptoman, çalmanın heyecan verici bir eylem olduğunu düşünmekte ve bu eylemi gerçekleştirirken duyduğu heyecanın bağımlısı olmaktadır. Bu temelde düşünüldüğünde ilk etapta yorumlanan maddi şeylerin çalınması olmaktadır. Fakat hırsızlığın doğası gereği maddi olan şeylerin hırsızlığı bir zaman sonra kleptomanı tatmin etmeye yetmeyecektir. Zamanla kleptoman kendinde hiçbir zaman olmamış olan bir takım özellikleri de çalmak isteyecektir. İşte bu aşama kleptomaninin şizofreniye dönüşme aşaması olarak tanımlanabilir. Herhangi bir tıbbi eğitim almamış olmama rağmen bütün bunları bu kadar rahatlıkla yazabilmemin sebebi, bütün serencamı adeta gözümün önünde gerçekleşmiş olan T.C. nin Faşist diktatörü Erdoğan’ın bu gün gelmiş durum ve içine düştüğü acınacak haldir.

 

Kasımpaşa, İstanbul’da Taksim ile Unkapanı arasında Balat’ın karşı sahilinde yer alan ve yukardan bakıldığında bir çukuru andıran coğrafyasıyla çok eski bir yerleşim merkezidir. Yaklaşık sekiz bin yıllık bir geçmişi olan bu güzelim şehrin en eski yerleşim birimlerinden biridir. İlk sakinlerinin Yahudiler olduğu rivayetler arasındadır. Yakın geçmişe kadar Yahudi Okulu kalıntıları olan bir mekânın sonradan bilardo cafe yapılmasının tanıklarından biri olarak bu semtin otantik kültüründen nasibini alanlardan biri de benim. Bu kültürün yaşantımda bana sağladığı kolaylıkları anlatmaya kalksam bu küçük makalenin hacmini oldukça aşacaktır. Ayrılalı uzun zaman olmasına rağmen halen inanıyorum ki Kasımpaşa’nın o kendine has sıcak ve ahalisinin birbirlerine tutkun ve belli ahlaki ölçüleri koruyan yaşam biçimi devam etmektedir. Evet, okuyan şaşırmasın “Kasımpaşa kültürünün belli ahlaki ölçüleri vardır”. Daha iyi anlaşılması için iki örnek verdikten sonra asıl konuya geçeyim. Birincisi benim 35 li yaşlarıma rastlayan bir örnektir. O zamanlar evli iki çocuk sahibi kocaman bir adam olarak Kasımpaşa Büyük Caminin yanındaki kahvelerin önünden elimde sigarayla geçmişim. Bana daha sonra bir arkadaşımın aktardığına göre dedemin arkadaşlarından olan cami cemaatinin yaşlılarından biri benim arkamdan bakarak şöyle demiş. “Yahu bu giden filancanın torunu değil mi? Bunda hiç ahlak kalmamış biri ona büyüklerinin karşısında sigara içmemeyi hatırlatmalı” diyerek kızgınlığını dile getirmiş. Tabi bende bu olaydan sonra bu konuda oldukça dikkatli davrandığımı söyleyebilirim. İkincisi ise biraz daha eski bir zamana 70 li yılların sonlarına rastlayan bir olaydır. Ablam gündüzleri bir bankada muhasebe şefliği yapar ve akşamları da Beyoğlu Mısırlı Handaki Akşam İktisat fakültesine devam ederdi. Haliyle hafta içi eve dönüş saatleri havanın karardığı demlere denk gelirdi. Mahallenin delikanlıları da ablamın bu durumunu bildiklerinden o gelip eve girene kadar köşe başında bekler, ablam eve girdikten sonra kendi işlerine bakarlardı. Bu anlamıyla tıpkı Amed’in mahalle kültüründe olan pêxwasları gibi kendilerini hiçbir karşılık beklemeksizin mahallenin ve mahallelinin emniyetinden sorumlu kabul eden bu delikanlılar aslında ahlaki-politik toplumun adeta Kasımpaşa’daki yansımalarıydılar. Bu örnekler daha çoğaltılabilir ama sözün özü Kasımpaşa’nın kendine has ve ahlaki yanı oldukça ağır basan bir kültürü olduğunu ifade etmek açısından bu kadar yeterli olur kanaatindeyim.

Yazımızın başlığının ihtiva ettiği konuya dönecek olursak T.C. Diktatörü Erdoğan’ın şizofrenisini temellendirecek olan Kleptomanisi siyasete atılma süreci ile başladı. Daha evvel bir sucuk firmasında muhasebe işlerine bakan bu adam Partisinin İstanbul İl Başkanı olmasıyla birlikte yapılan her seçime girmeyi adeta imanın rüknü belleyip yerel, genel her seçimde adını aday listesinin başına yazdırıp durmuştu. Milletvekilliğini partisinden Mustafa Baş’ın tercihli oylarla kazandığı sonradan ortaya çıkan genel seçimlerde nerdeyse mazbatayı almaya hazırlanıyordu. Sonuç ortaya çıktığında YSK da görevli bir hâkimi yumruklayıp sonrada korkudan memleketi olan Rize’ye kaçışını pek kimse bilmez sanırım. Neyse, T.C. nin bu günkü tescilli diktatörünün iktidara olan koşusu böyle başlamıştı. Sonrası malum, bu gün ekranların önünde esip gürlediği Yahudi sermayesi ve cemaate olan teslimiyeti sonucu angaje olduğu hegemonik güçlerin yarattığı bir pop siyasi idol olarak “Kasımpaşalı Tayyip’in” serüveni başlamış oldu. Büyük Şehir Belediye Başkanlığı esnasında verilen her ihaleden %10 alması dolayısıyla Tansu Çiller’in eşi Özer Uçuran Çiller’in de bu konudaki rekorunu 3 puanla kırmış olması konuyu bilen herkesin dilindeydi. Kim bilir belki de Özer Bey bu konuda Erdoğan’ın ilham meleği olmuştur. Belediye Başkanlığı sürecindeki icraatlarından biri de “İstanbul Reklam Organizasyon’un” kurulması olayıdır. Ticaret odasının sicil kayıtlarına bakıldığında görüleceğinden eminim ki, Büyük Şehir Belediyesinin bütün reklam ve promosyon işlerinin “paslandığı” bu şirket Erdoğan’ın talimatıyla kurulan bir pasta paylaşım kuruluşuydu. Kuruluşunda bu şirketin başında bulunarak hırsızlıktan pay alanlardan biri de zamanın “Girişim” Dergisinin radikal İslamcı Editörü, bu günün iktidar yalakası ve Kürtlerin yüz karası Mehmet Metiner’den başkası değildi. Bir de Rahmetli Necmettin Erbakan’ın talimatıyla dindar insanların dişlerinden tırnaklarından arttırdıkları paralarla kurulan Kanal 7 televizyonun el değiştirme hikâyesi var ki, duyana hırsızlığın bu kadarına da pes doğrusu dedirtir. Erbakan Hoca’nın siyasi yasağı boyunca hisseleri emanetçi Recai Kutan’ın üzerinde olan bu televizyon kanalının sahte Noter oyunlarıyla nasıl Zekeriya Kahraman’a devredildiğini en iyi bilenlerden biri o dönem adı geçen kanalın çalışanlarından biri olan tam adı bende saklı olan A.C.Y.’dir. Bu anlayışın kleptomani hikâyeleri anlatmakla bitmez. Biz bir tanesinden daha örnekleme yapmakla yetinelim. Beyoğlu Belediyesi Nusret Bayraktar’ın başkanlığında iken, Erdoğan’ın % 10 sistemini işletmek için başvurulan kılıflardan biri olarak Belediye başkan yardımcılarının yakınlarının da yer aldığı adı “Beyoğlu Güzelleştirme Vakfı “ olan bir vakıf kurulur. Beyoğlu İlçesi dâhilinde bir şekilde belediye ile işi olan herkesten “Deli Dumrul” misali işlerinin % 10 una tekabül eden parayı makbuz karşılığı bu vakfa yatırmaları istenmektedir. Bu vakıfta toplanan paralarda yine bu vakfın kurucularının hissedar oldukları inşaat şirketlerine Beyoğlu’nun güzelleştirilmesi faaliyetleri adı altında “paslanır”. Buraya kadar her şey güllük gülistanlık giderken birden bu şirketlerden birinin kurucusu olan Beyoğlu belediye Başkan Yardımcısı H.H.Ö. nün yeğeni paralarla birlikte sırra kadem basar. İşte kıyametin koptuğu nokta olur. Başta Erdoğan olmak üzere bütün hırsızlar H.H.Ö. üzerine çullanırlar. H.H.Ö. yemin billah ile yeğeninin kaçışından haberi olmadığını söylese bile bu diğer hırsızları tatmin edici bir cevap olmaz. Bu belki de bu tayfanın içinde yaşanan ilk hırsızın hırsızı soyma olayı olarak tarihe geçecektir. H.H.Ö. kılık kıyafetiyle cüppe şalvarlı çevresinde nerdeyse evliya olarak bilinen biridir. Fatihteki çok bilinen bir tarikatın da müritlerindendir. Hırsızladıkları paralarının bu kişi tarafından çalındığına inanan diğer hırsızlar kendi aralarında oldukça sinsi bir şantaj planı yaparlar. Oldukça modern görünümlü ve alımlı bir kadını H.H.Ö.’ün Belediyedeki makamına gönderip ondan iş talebinde bulunmasını sağlarlar. Kadının hikâyesi de oldukça yürek paralayıcıdır. Eşinden 5 yıl önce boşanmış iki çocuğu ve kendisinin yaşam gailesi boynuna kalmış bu genç dul kısa bir süre önce Şişli Etfal Hastanesindeki sözleşmeli işine son verilerek kapının önüne konmuştur. Şimdi yoklukla yüz yüze kalmıştır. Ne yapsın bizim hamiyetperver Başkan yardımcısı H.H.Ö. böyle durumlarda Allah’ın kullarına yardım etmek büyük sevaptır diyerek, kadını kendi özel sekteri olarak işe alıverir. Zaman içinde sadece maddi yardımın yeterli olmayacağına karar vermiş olmalı ki kadının bütün sorunlarına eğilen bir yardım programını yürürlüğe sokar. İşte o yardım seanslarından birinde diğer başkan yardımcısı M.Ç. tarafından odasına yerleştirilen gizli kamera devreye girer ve H.H.Ö. elde edilen bu kasetle şantaj yapılarak yeğeninin hırsızlardan çaldığı paraları aynı hırsızlara yeniden ödemeye zorlanır. Bu son örnek aslında kaset olayını Erdoğan ve ekibinin cemaatten öğrenerek kendi içlerinde de uygulamaya soktuklarının en açık delilini teşkil etmektedir. Aslında onurlu insanların okumaya bile zorlanacaklarını çok iyi bildiğim bu pislikleri yazmak ahlaki açıdan zorlandığım bir konudur. Ancak bu anlayışın bu yüzünün de bilinmesi gerektiğine inandığım için yazmak zorundayım. Şimdi böyle bir anlayışın Rıza Zarraf olayındaki tavrına şaşırmamak gerekir. İran’ın petrolünün ve diğer ürünlerinin ambargolu olduğu bir dönemde bu ambargoyu delip yılda 200 milyar dolar civarında hacmi olan bir illegal ticareti yapmanın hukuki boyutunun ne olduğu konusuyla zaten uluslararası hukukçular ilgileniyorlar. Asıl önemlisi hiç ihtiyacı olmadığı halde bu ticaret üzerinden 25 milyar dolar civarında bir rakamı 5 bakan, oğul –kız ve amca Mustafa marifetiyle ailece “iç etmek” işte bu ancak kleptomanideki çalmanın dayanılmaz hafifliğiyle izah edilmesi gereken bir konudur. Buraya kadar Erdoğan ve ekibinin kleptomani alışkanlığının küçük örneklerini ortaya koymuş olduk, şimdi yazımızın başında ortaya koyduğumuz tezin ikinci kısmının ispatına sıra geldi sanırım. Bu kleptomani nasıl şizofreniye dönüştü? Bunun ilk sinyallerini oluşturulan “Kasımpaşalı Erdoğan” mitosunda görmek mümkündür. Bir defasında bende yanılıp bir arkadaş ortamında T.C. nin Diktatöründen “Kasımpaşalı” diye söz ettiğimde kulakları çınlasın yaşça benden büyük olan ve Kominist lakabıyla tanınan bir Kasımpaşalı müdahale edip o kendine has üslubuyla şöyle demişti. “ Bilader ağır ol bakalım. Kasımpaşalı olmak o kadar kolay değil. Ne zamandan beri o evinde babası tarafından günde beş öğün dayakla sevgisiz büyütülmüş lümpen Kasımpaşalı olmuş ki, bir gün bir arkadaşını karakoldan mı almış, yahut bir gece yarısı meyhanede parasızlıktan rehin kalmış bir arkadaşının derdini mi halletmiş, hangi kavgada arkadaşına gelen tehlikeye kendini siper etmiş, nerede arkadaşlığın raconuna uygun davranmış ki Kasımpaşalı olmuş, ne zamandan beri semtini ve semtinin insanını sevmiş, hem o sevmeyi, yoldaş olmayı, söz vermeyi, sözünde durmayı ne bilir? Sözlerine dikkat et, gerçek Kasımpaşalılara hakaret ediyorsun,” diyerek beni uyarmıştı. Elbette haklıydı. Bana göre Erdoğan’daki kişilik çalma eğilimi, yani kleptomaninin şizofreniye dönüşmesi işte bu aşamada, yani Başbakanlığının ilk yıllarında kendini siyasi bir pop star olarak pazarlayanların uydurduğu imaja kendisinin de inanmasıyla başladı. Bu kadarla kalsa iyiydi ama nerde… Zaman içinde bu şizofrenik hal kendisini son Osmanlı Halifesi olarak görmesine neden oldu. Arap ve İslam dünyasındaki hayali bu iken kendisine uluslararası statüde İdlib’in bir mahallesinin muhtarlığının bile verilmeyeceğini anladığında ise şizofrenik çizginin çıtasını daha da yükselterek dünya lideri olduğunu AK Troller aracılığıyla ilan ettirmesi hastalığın onda oldukça ilerlemiş bir seviyede seyrettiğinin delili oldu. Bu açıdan bakıldığında bütün diktatörlerin ortak hastalığı olan şizofreninin Erdoğan’da önceleri kleptomani ile başladığı konusundaki görüşümde ısrarlıyım. Yine de tıbba saygılı olmak adına Erdoğan hakkındaki son sözü psikiyatrların söylemesinden yanayım. Ben kendi ilgi alanım olan siyasi çözümlemede sonuç olarak şunu ifade edeyim ki, bu günlerde Afrin’i feth etmek, Kandile oturmak hezeyanları çok sık tekrar ettiğine göre hastalık nöbetlerinin oldukça sıklaşmış olduğunu düşünmekteyim. Şunu çok iyi bilmesi gerekir, Kürt Halkının kanı, canı pahasına ortaya çıkarmış olduğu kazanımları kimsenin tasarrufuna terk etmeye niyeti yoktur. Ne Rusya’nın, ne İran’ın ve ne de A.B.D. nin masa başı olası oyunlarıyla ele geçirebileceğini sanmasın. Nedeni ise çok basit, açık ve net olarak ifade etmek gerekir ki, Kürt Halkının son 50 yıllık bütün kazanımları PKK’nin ve onun Önderlik gerçekliğinin ışığında yürüyen şehitlerimizin kazanımlarıdır. Öyle yalan yere esip gürlemekle olacak işler değildir. Afrin’e girmek istiyorsa Afrin oradadır, nasıl gireceğini bilemem ama çıkmasının mümkün olmadığını iyi bilenlerdenim. Kandil’e oturmak meselesine gelince, Kandil sakinlerinin “Buyur gel ama Bilal’i de yanında getirmeyi unutma “ dediklerini duyar gibiyim. Bu vesileyle PKK gibi bir insaniyet mektebinin kuruluşunun 40. yıl dönümünün bütün hakikat arayışçılarına kutlu olmasını diler, Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan ile beraber kutlayacağımız kuruluş yıldönümlerinin çok uzak olmadığını ifade etmek isterim, saygı ve selamla…

Kemal Amedî

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Erdogan  Kleptomani  Ve  Sizofreni  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.