Yaşam-Hakikat-Aşk Ve Özgürlüğe Dair
Özgürlük Perspektifleri / 24 Ocak 2018 Çarşamba Saat 09:28
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hakikat aşktır. Aşk özgür yaşamdır (A. Öcalan)

İnsana ait olan en zor varoluşsal sorunu dört kelimeyle izah edebilmenin çok yüksek derecede bir farkındalık ve anlam gücü gerektirdiğini ancak çağın bilgesinin düşünceleriyle tanıştıktan sonra anlamak mümkün oluyor. Bu düşüncelerden bize doğru akan enerji bütünü, bizde olan arayış kırıntılarını ateşlediğinde *İşte yıllardır hep düşündüğüm halde ifade edemediğim hakikat budur* hissine kapılmamızın sebebi, çağın bilge insanının en zor felsefi problemi çözerken bile en basit dili kullanabilmesinden kaynaklı, muhatabında oluşan aşinalık duygusundan başka bir şey değil.  Şimdi ismini hatırlayamadığım bir şairin dediği gibi, “Mesele Aristo gibi düşünüp babaannem gibi ifade edebilmekte, çağımızın aydın geçinenlerin içine düştüğü açmaz ise, babaannem gibi düşünüp Aristo gibi ifade etmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır.” Hiç şüphesiz bu deyişte kullanılan “Babaanne” metaforu ilk bakışta olumsuz bir çağrışıma yol açsa da, sözü söyleyenin muradı babaannelerimizin o bilgece nasihatlarını hafife almak olmasa gerek. Bu deyimi herkese anlayacağı dilden hitap etmenin önemini vurgulamak açısından kullanılmış bir benzetme *Teşbih* olarak kabul etmenin daha doğru olacağı kanaatini taşımaktayım. Tarihin bütün bilgelerinin ortak özelliği toplumlarının diliyle konuşmasını iyi bilmelerinden kaynaklıdır. Bu özellikleri onları kendi toplumlarının vaz geçilemez değerleri kılmaktadır. Çünkü toplum kendinden olanı, kendine değer vereni ve daha da önemlisi kendisi için mücadele edeni öncelikle *Sözünden* yani konuşmasından ve samimiyetinden anlamaktadır. Pratik daha sonra bu *Sözün* tamamlayıcı unsuru olarak devreye girer. Tarih boyunca toplumsal yapıya silinmez imzalarını atan büyük bilgeler ve mücadele insanları kendi toplumuyla iletişimi en doğru biçimde kurabilecek sadeliğe ve samimiyete sahiptiler. Aslında bunun dışında oluşturulmaya çalışan bir “Üst Dil” toplumda iktidarı kurumlaştırmanın bir başka yoludur. Bugün başta Tıp alanı olmak üzere hemen bütün uzmanlık alanlarında oluşturulmuş olan seçkinci dilin bilim dili olarak nitelendirilmesi aslında bilineni veya bulunanı toplum ile paylaşmaktan çok onu adeta bir sermaye olarak kullanarak egemenlerin hizmetine sokup onların sofrasından biraz artık kapmak mantığından kaynaklanmaktadır.  Örnekleyelim; bir doktor uzun süredir hastanede yatmakta olan bir yakınımızın ölüm sebebini açıklarken bize “Üst solunum yollarına bağlı olarak gelişen bir patoloji sonucu meydana gelen Engina Pektoris” olduğunu söylediğinde, muhayyelimizde canlanan bizim anlayamayacağımız önemli bir hastalığın yol açtığı bir ölüm olduğunu düşünerek çok fazla sorgulama ihtiyacı hissetmeyiz. Oysa mesele solunum yollarında meydana gelen ani bir bozukluğa bağlı gelişen kalp krizi olarak bize söylenmiş olsa en azından bu kadar zamandır hastanede böyle bir şeyin nasıl fark edilmediğini sorgulamamız mümkün olacaktır. Bütün tedbirler iktidar sahipleri tarafından yaşantımızda gelişen olayları sorgulayamamamız için alınmıştır. O an, Doktor “İlahi  kararı bize ileten bir peygamber kılığına girmiş” ve adeta Lehv-i Mahfuz da hakkımızda alınmış kararı bize bildirmektedir. Foucoult yaşamın her alanına sızmış bu türden iktidar yapılanmasını *Bio İktidar* olarak tanımlarken aslında toplumun kılcal damarlarına kadar yayılmış bir virüsten bahsetmektedir. “Bilginin” en önemli iktidar silahı olarak kullanılmasının, modern zamanlarda toplumların köleleştirilmesinin en önemli etkeni olduğunu vurgulamak gerekir. Oysa bilgi, insanın doğadan ve toplumsal yaşamdan elde ettikleri üzerine bina edilen bir seri farkındalıklar toplamının sistematik hale getirilmesinden başka bir şey değildir. Sonunda insanı olguya ulaştıran durakları Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan algı, his ve tecrübe olarak aktarırken çağdaş putçuluk olarak tanımladığı “Pozitivizmin” alternatifini de son derece sade bir dille açıkça ortaya koymaktadır. Bu düşüncesini de oldukça sağlam bir temelle destekleyerek hakikat arayışında bizlere bir adım daha attırmakta ve *Epistemoloji* de denen bilgi biliminin iktidarcı anlayışın elinde toplumdan nasıl koparıldığını da ortaya koymaktadır. “Anlamın ve hissin yaşattığı insan en güçlü insandır” belirlemesini yaparken kendi toplumsal bilgi bilim sisteminin yani epistemolojisinin de ipuçlarını vermektedir aslında. Bu tanımlamayı, insanın muhteşem bir yapıya sahip olan evrenin ortasında duran ve el yordamıyla yürümeye çalışırken tesadüfen ayağının takıldığı şeylerden bir bilgi sistemi inşa etmesi şeklinde anlamak nasıl bir yanlışlıksa, insana bildiği her şeyin göklerden fısıldandığı konusundaki inanış da aynı derecede büyük bir yanlış olacaktır. İnsan toplumsallığının haritası çizilmek istendiğinde ortaya çıkacak şey büyük bir ihtimalle bir tür ilişkiler ağının kağıt üzerinde formüle edilmeye çalışılması olacaktır. Oldukça girift, çelişkili ve derinlikli bir ilişkiler ağı toplumsallığın doğasını oluşturur. Bireysel ve toplumsal psikolojiden tutalım sosyo kültürel, ekonomik, politik ilişki ve çelişkilerle dolu bir haritanın bütün göstergeleri toplumsal zemin üzerinde inşa edilir. Bu ilişki ve çelişkilerin özgürlük ve toplumsallığın faydasına gelişmesi ise *Söz* denilen o sihirli tınının basit, açık, sade ve net bir biçimde ortaya çıkmasına bağlıdır. Bu basit gibi görülen eylemi başarıyla gerçekleştirebilmek kendi toplumunun katışıksız bireyi olmayı gerektirir. Her türlü oryantalizmin (Şarkiyatçılığın) reddini gerektirdiği gibi, iktidarcı ve devletçi anlayışın bugün geldiği noktada kapitalist modernitenin bütün izlerini bünyeden adeta kusarcasına çıkarmayı gerektirir. Ancak ondan sonra Kürdistan halk Önderinin “Her çiçek kendi kökleri üzerinde yeşerir” tanımlamasına derinliğine vakıf olmak mümkün olacaktır. Ancak o zaman *söz* bu toprakların sözü olacaktır. Yine kaybettiğimizi kaybettiğimiz yerde aramamız gerektiğini hatırlatan bu ses bilgece bize aslında şunu söylemek istemektedir. Bir defa önce neyi kaybettiğimizin farkında olmanın gerekliliğini ve kaybedilen yerin neresi olduğu ve bundan daha önemli olmak üzere o yerin nasıl bir yer olduğunu bilmemiz gerektiğini söylemektedir. Eğer gerçekten kayıplarımızı bulmak ve yitirdiğimiz zamanı telafi etmek istiyorsak üzerine köklerimizi saldığımız zeminin, yani değerlerimizi kaybettiğimiz yerin bütün özelliklerini bilmemiz gerektiğini işaret etmektedir. İşte bütün bu şartlar yerine geldiğinde çıkacak olan ses de söze dönüşüp olmazı olduran sihirli elbisesini kuşanacaktır. Bütün kutsal metinlerin *Söz*’e dayalı yapısallığı insan toplumsallığını biçimlendiren en önemli olgudur. Halkına ses olmuş Yunus’un dediği gibi, “Söz ola kese başı/  Söz ola kese savaşı/ Söz ola ağulu aşı/ Yağ ile bal ede bir söz.” Gerçekten de tarih boyunca bilgelerin sözleri toplumda bu derece etki uyandıran faktörler olmuşlardır. Onların bir sözüyle on binler, yüz binler, milyonlar ölümü hiçe sayarak başkaldırmış ve zulmün kalelerini yerle bir etmişlerdir. Yine bilge adamlar bir sözleriyle savaşları durdurmuş, toplumlara eşit, özgür ve insanca yaşamın yolunu açmışlardır. Tarihte *Söz* sahibi bilgelerden biri olan Hz. Ali sözün söylenişinin bir başka boyutunu da şu şekilde ifade ediyor. “Söz söyleyenin kalbinden kaynaklanıyorsa muhatabının kulak zarını deler ve yüreğinde yer bulur.” Yani Hz. Ali sesin söze dönüşmesi için en önemli şartın söyleyenin önce kendi sözünün en büyük savaşçısı olması gerektiğini ifade etmektedir. İnanmadan ağızdan çıkan sesin muhatabında yani toplumda, halklar üzerinde hiçbir tesiri olmayacağını vurguluyor. Bir sesin *Söze* dönüşüp hakikatten pay taşıyabilmesi için taşıdığı anlamın önce sahibinin yaşamında bir yer bulmuş olması gerekmektedir. Özcesi Kürdistan Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın her fırsatta ifade ettiği gibi, bütün sorunların önce kendi kişiliğimiz üzerinde çözümlemesinin yapılması gerekmektedir. Hakikatin içinde yer almanın olmazsa olmaz şartlarından biri bu olmaktadır.

Hiç şüphesiz bu seviyede bir farkındalığa sahip olmanın yolu vicdan ve zihniyet devriminden geçmektedir. Bireyin toplum içindeki hakikat arayışı bugün içinde bulunulan koşullarda yanılgılı yaşam ve özgürlük kavramlarından kurtulmasıyla mümkündür. Meşhur “Kendini Bil” hitabının bireyin yaşamında gerçekleşmesi için amansız bir öz mücadeleye ihtiyaç vardır. Ortadoğu’nun bütün mistik ve metafizik öğretilerinde yer alan *Nefis Mücadelesi* soyutlaması içinde yaşadığımız vahşi Kapitalizm çağında “Vicdan ve Zihniyet Devrimi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Vicdan ve zihniyet Devrimi kavramı, Aleviliğin eline, beline, diline sahip ol düsturunun bugünkü karşılığı olduğu gibi Zerdüştlüğün iyi düşün, iyi söyle, iyi yap ilkesinin de yansımasıdır.  Yine Museviliğin çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın diye başlayıp sıralanan temel düsturlarını da içermektedir. Hz. İsa’nın kendi kanını ve etini insanların günahları için fidye olarak sunmasını bugün doğru bir biçimde anlamlandırmak gerekirse, insanın kendisini doğru bir toplumsallık oluşturmak için feda etmesi gerçekliğiyle karşı karşıya kalırız. Bu gerçeklik en anlamlı biçimiyle 20. Yüzyılın son çeyreğinde PKK’nin öncü kadrolarının Diyarbakır direnişi başta olmak üzere 40 yıla yayılan bütün mücadele tarihine damgasını vurmuş fedakârlıklar ve kahramanlıklar destanının ifadesidir. Diyarbakır zindanında Kemal Pir’in “ Biz yaşamı uğruna ölecek kadar çok sevdik” ifadesi bu çağın bilgelerinin yaşamları pahasına seslerini toplumu değiştiren *Sözlere* dönüştüren pratikleri olarak tarihe mal olmuştur. Yine aynı şekilde Hayri Durmuş’un ölüm orucunun son demlerindeki vasiyeti aslında bütün hakikat arayıcılarının ilkelerini oluşturması açısından çok önemlidir. “Mezar taşıma, Halkına Borçludur Yazın”. PKK’nin bir insaniyet mektebi olarak ortaya çıkmasının mimarı olan Sayın Abdullah Öcalan’ın yaşamı ve ortaya koyduğu pratik, bütün bu kazanımların kaynağını teşkil etmektedir. Bugün itibarıyla İmralı işkencehanesinde sergilediği tutum ve sorumlu devrimcilik anlayışı çağın bilgeliğinin en açık örneğidir. Bütün bunları pratiğe çıkarmak hiç şüphesiz ancak büyük bir iradeyle mümkündür. Bu iradenin pratikleşmesi ise hiç şüphesiz hakikate duyulan “Aşk” ile gerçekleşebilir. Özellikle Ortadoğu bilgeliğinde aşk, evreni var eden enerjinin ta kendisi, bütün varlığın oluş sebebidir. Aşk gibi emsalsiz bir güce sahip olanın ulaşamayacağı hiçbir hedef, gerçekleştiremeyeceği hiçbir amaç yoktur. İnsanın varlığının her zerresiyle hakikat kesilmesini İrfan Ehli, “Varlığın aşk ateşi içinde eriyerek aşkın bizatihi kendisi olmak” ifadesiyle açıklamışlardır. Hallacı idam sehpasında parçalanarak ölüme götüren, Nesimi’nin derisini yüzdüren, Şeyh Bedrettin’i bir sonbahar günü Serez’de bir ağaç dalında üryan sallandıran hep bu aşkın toplumsallıkta ortaya çıkan tezahürüdür. Bu yönüyle hakikati aşkla tanıyanın özgürleşmemesi mümkün değildir. Özgürlük ise başıboşluk değil, toplumsal sorumluluğun doruk noktasıdır.

Sonuç olarak, 2018 yılına girerken yaşadığımız zaman diliminde bizlere hakikati, aşkı ve özgürlüğü dilin en sade biçimiyle anlatırken yaşamı ve mücadelesiyle örnek olan çağın bilgesine verdiğimiz sözü bu temelde yenilemenin mücadele gücümüzü arttıracak bir etkiye sahip olacağına inanmalıyız. Bu yılın görevleri arasında ilk sırada zamanın bilgesi olan Önderliğimizi fiziki olarak özgürleştirerek Rojava’da yaşanmakta olan devrim sürecini Bakur’a taşırmak, dört parça Kürdistan ve Ortadoğu’da devrim sürecini ateşleyerek hakikatten pay alabilmek için özgürlüğü doğru anlamlandırmak ve onu gerçekleştirmek için aşkla mücadele etmemiz gerçekliğini bilince çıkartmamız dileğiyle, devrimci saygı ve selamlar.        

Kemal Amedî

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

 

 

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Yasam-Hakikat-Ask  Ve  Ozgurluge  Dair    

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.